Şanslı bir nesil olduğumuzu düşünüyorum. Değişimin her geçen gün farklı ve daha hızlı bir ivme kazanması, gözleri insan faktörüne daha da fazla çeviriyor. “İnsan kaynağı”nın potansiyelini kullanmak ve geliştirmek, rekabet üstünlüğü yaratmanın en önemli unsurlarından biri halini almış durumda. Bu da bizleri kendimizi geliştirmek ve daha da önemlisi kendimizi keşfetmek konusunda motive ediyor. Sadece kurumların çalışanlarına yaklaşımı açısından değil, bizlerin bireyler olarak kendimize yatırım yapmamızın ve kendimizi geliştirmemizin bize olan dönüşünün şimdiye kadar kadar en verimli olduğu bir dönemde yaşadığımızı ve bunun keyfini çıkarmamız gerektiğini düşünüyorum.
Evrimin başından bu yana insanın aslında yaratıcılığını kullanarak , zaman içinde tekerleği uçağa, yazı tabletlerini bilgisayara dönüştürerek geldi. Ancak, bu tarihi gelişimden farklı olarak günümüzde şartları değiştiren en önemli faktör bilginin eskisi kadar sınırlı ellerde olmayışı. Aksine artık istediğimiz her mekandan ulaşabildiğimiz internet, odamızın içinde dünyanın her yerinden seyredebildiğimiz televizyon kanalları veya yolda yürürken elimizde taşıdığımız cep telefonları ile birlikte bilgi elimizin altında.
Sonuç olarak, iletişim araçlarının dünyayı ayağımıza kadar getirdiği, yeniliklerin çok kısa sürede duyulduğu ve farkedildiği bu koşullarda artık “farklı” olmak gerekliliği öne çıkmış bulunmakta. Diğer bir deyişle kurumsal ve kişisel anlamda rekabet üstünlüğü getirecek olan sorular “Birey olarak nasıl daha farklı olabilirim”, “Kurum olarak çalışanlarıma ve müşterime farklı hangi ürün, servisleri ve/veya çözümler geliştirebilirim” halini almış durumda.
İşte, “yaratıcılık” da bu noktada önem kazanıyor.
Yaratıcılık başlığı altında yazı yazmaya karar verdiğimde içimi kaplayan tatlı endişenin beni sürüklediği keyifli yolculuk sırasında zihnimde açılan yepyeni pencereler, yaptığım araştırmalar çerçevesinde okuduğum kitaplar, dünyanın dört bir yanında yazılmış makaleler, farklı insanlarla yaptığım sohbetler yaptığımız herşeyle nasıl zevk alarak yaratıcığımızı geliştirebileceğimiz konusunda da ciddi bir bakış açısı kazandırdı bana. Etrafımızdaki farkında olduğumuz veya olmadığımız her nesnenin, canlının, tecrübenin hayat kalitemizi artırmak için bir kaynak olduğunu farkettim. Ne kadar zengin olduğumuzu, dünyamıza yönelik bir bilincimizi kuvvetlendirmenin bizim nasıl en önemli rehberimiz olabileceğini anladım.
Bu yazımda asıl amacım sizleri “yaratıcılık” konusunda daha derin düşünmeye davet etmek, bunun hepimizde geliştirilebilir bir beceri olduğunu anlatmaya çalışmak, hayat kalitemizi artıran en önemli unsurlardan biri olduğunu paylaşmak olacak. Bunu sosyal ve profesyonel etkileşim alanımıza taşımanın yolunun önce kendimizden geçtiği düşüncesiyle konuyu önce bireysel sonra da kurumsal çercevede aktarmak istiyorum.
Sanırım öncelikle benzer kavramlardan yola çıkmak açısından yaratıcılığın tanımını yapmak bu noktada faydalı olacaktır. Araştırmacıların ve bilim adamlarının üzerinde en çok yoğunlaştığı tanımı ise, “yaratıcılığın zaten var olan ancak aralarında direk ilişkisi bulunmayan nesne ve kavramlardan daha önce kimsenin bulamadığı ilişkiler geliştirerek işe yarar farklı bir şey ortaya çıkarmak” olarak özetleyebiliriz.
Geçmişte daha çok sanatçılara atfedilen bu beceri aslında hepimizin içinde doğuştan varolan ve ne yazik ki büyüdükçe unutmayı öğrendiğimiz bir becerimiz. Yaratıcı olmak iddialı bir beceri gibi gelse de kulağa aslında hepimizin heran farkında olmadan kullandığımız bir davranış şekli. Sabah dolabımızdan kıyafet seçmekten, evimizi dekore tmekten, hediye seçmekten, işte bulduğumuz çözüm yollarına kadar kullandığımız bir becerimiz.
Farklı bir değişle “Bütün insanlar yaratıcıdır” demekle çokda iddialı bir sey söylemiş olmadığımı düşünüyorum. Sadece bazılarımızın bu yeteneğimizi geliştirecek, bazılarımızın ise çeşitli nedenlerde bunu bastıran ortamlarda yaşadığımızı düşünüyorum.
Şöyle bir çocukluğumuza doğru yolculuk edelim. Çocukken oynadığımız oyunları, hayal gücümüzün zenginliklerini, elimizdeki kaynaklarla neler yaratabildiğimizi hatırlayalım. Yada o kadar uzaklara gitmeden, çok yakınımızda gözlemleyebileceğimiz çocuklar varsa biraz onları izleyelim. Sordukları sorulara, bizi şaşırtan tanımlarına, küçücük birikimleriyle bizleri şaşkınlığa uğratan çözümlerine bakalım.
Bu konuda çarpıcı araştırmalardan söz etmeden geçmek istemiyorum. Amerika’da yapılan bir araştırmada, dümdüz bir kare çizip ne olduğunu sorduklarında 3-6 yaş araındaki çocuklardan 200 farklı alternatif cevap gelirken, yetişkinlerde bu sayı 4-5’lere kadar düşüyor. Başka bir çarpıcı örnek ise 4-15 yaş grubu 6800 çocuk ve gençler arasında yapılan araştırma sonuçları. Yaratıcılık oranı 4-5 yaşlarında % 98 iken, bu oran 10 yaşlarında % 30’a, 15 yaşlarında % 12 ye, 485,000 yetişkin arasında yapılan araştırma sonuçlarında ise % 2 ye düşüyor.
Çocukluğumuzdan itibaren ayıplar, yasaklar, ezberci eğitim sisteminin, arkadaş, okul, iş çevresinin baskın kurallarına uyum çabası zamanla düşünce ve davranış kalıplarını özümsememize neden oluyor. Sosyal kabulun dışına çıkmaktan,”eski köye yeni adetler getirmekten” yada “yeni icatlar çıkarmaktan” korkar oluyoruz.
Üzerine iş hayatının getirdiği değer yargıları da eklenince artık düşünce ve davranışlarımızı belli bir çerçeveye kilitliyor ve onun içinde yaşamaya başlıyoruz. Artık içinde bulunduğumuz sosyal çevrelerle aynı tarz konuşmaya, düşünmeye, aynı şekilde eğlenmekten, aynı tarz giyinmeye kadar kendimizi aslında bize empoze edilen yaşam tarzının içinde buluveriyoruz. Zamanla, özümüzü sorgulamadan bütün bunların tesis ettiği değerler ve inançlar penceresi oluşturup, hayata o pencerenin ön yargıları ile yaklaşıyoruz. Bizden farklı düşünen, davranan, konuşan insanları yadırgayıp, farlılıkların getirdiği zenginliği görebilmek yerine dışlamaya ve hatta mümkünse kendimize benzetmeye çalışıyoruz.
Kendimize özgü olmayı, kendi güdülerimizi törpüleyerek sosyal kaygılarla potansiyelimizi, derinliklerimizi keşfetmeyi, biz kendimiz engellemeye başlıyoruz. “Ben böyleyim. Ben bunu yapamam. Bu iş olmaz.” gibi yargılarla hayatımızı sınırlıyor ve risk almaktan kaçınıyoruz. Sonrada farkında olmadan kaplumbağanın sırtındaki kabuğu benzeri bir “komfor alanı” yaratıp, değişiklikliklerle karşılaşınca meydan okuyacağımıza kendimizi kabuğunuzun içine çekiveriyoruz. Aslında işte burada risk alıyor, hızla değişen dünyada gelişimimizi zorlamıyor, geride kalmayı, ayak uyduramamayı kabullenmiş oluyoruz.
İşin kısaca anatomisine baktığımızda konuyla ilgili bir çok ipucu daha bulmak mümkün. Beynimizin sağ ve sol loblarının fonksiyonlarını incelediğimizde sol tarafın mantık, rakamlar, sıralamalar, analiz, kelime hazinesi gibi işlevleri, sağ tarafın ise soyut kavramlar olan ritim, hayal gücü, renkler, boyutlar, semboller ve sentez işlevlerini yerine getirdiğini görüyoruz. Gerek sosyal gerekse eğitim sistemimizde de daha çok sol beynin gelişmesine yüklenildiği, sağ tarafın getirdiği becerilerin ikinci planda değerlendirildiğini görüyoruz. Genel olarak meslek seçimlerine baktığımızda toplumsal kabulun ve ekonomik şartların sol beynin fonksiyonlarını nasıl daha cömertçe ödüllendirdiğini, sağ tarafın potansiyelinin ne kadar ihmal edildiğini anlamak hiç de zor olmuyor.
Çocukluktan itibaren teşvik edildiğimiz, daha çok prestijli kabul edilen, daha çok para kazandıran mesleklere yönlendirilmemiz bunun bir örneği. Dans ederek, müzik dinleyen bir çocuk kimbilir kaç defa anne babası tarafından, dersini çalışmadığı için engellenmiş, yada resim yapacağına matemetik dersine çalışması gerektiği konusunda uyarılmıştır. İşin kötüsü, büydükçe de bu yaklaşımın doğru olduğunu kabullenip yaratıcığın asıl kaynağı olan sağ tarafın işlevlerini kendi kendimize atalete mahkum ediyoruz.
Yaratıcılık, evrimin kendi kendini devam ettirme içgüdüsünün bir uzantısı. Doğaya ayak uydurmanın ve hatta onunla başa çıkma çabasının bir neticesi. Sonuç olarak yaratıcılık özümüzde var. Ancak zaman içinde çok çeşitli sebeplerle “unutuyor, ya da unutturuluyoruz”. Önce dış etkenlerden etkileniyor sonra da bunları içselleştiriyoruz.
Kendimize olan inancımızı kaybetmediğimiz, gelişmek yönünde israrcı olduğumuz ve bu bilince ulaştığımız noktada “yaratıcılık” kavramıyla birlikte kaplumbağanın yerini büyümek, gelişmek evrimi devam ettirmek için kabuğunu atmak zorunda olan yengeç davranışı devreye giriyor. Sorgulamanın minimuma indirildiği, fikrini söylemenin aykırı düşünmenin saygısızlık olacağı ataerkil kültür artık yerini değişime ayak uydurmanın zorunluluğu ile birlikte bizim neslimizde daha liberal daha özgün düşünceye kredi veren yaklaşımlara bırakıyor.
Ancak inatçı problemleri yenmek için bahsettiğimiz bu rutin yaratıcılıktan daha fazlasına ihtiyacımız var. Ya da fikrimizin ikna edici olabilmesi için nasıl ortaya koyacağımız konusunda daha güçlü bir yaratıcılığımıza ihtiyacımız var.
Ne yazikki bu gelişim biranda olmuyor ve bilinçlenme ile başlayan bir sürece yayılıyor. Kaç yaşında olursak olalım yaratıcılığımızı geliştirmek için geç kalmış olmadığımıza inanmak, sonra niyet etmek sonra da biraz gayret göstermek gerekiyor.
Araştırmacılar yaratıcılığı besleyen dört faktörün geliştirilebileceğini belirtmektedir.
- Esneklik (Flexibility): Benzer düşünce kalıplarının kırılması, çok boyutlu düşünebilmenin motive edilmesi; fikirlerin uygulanabilirliğinden ziyade beynin alternatif alternatif ve farlık açılardan bakabilmesinin sğalanması
- Akıcılık (Fluency): Ardarda fikirlerin üretilebilmesi, akıcılığının artırılması. Fikrin anlamlı yada uygulanabilirliğinden öte, sayıca fazla olmasının teşvik edilmesi.
- Detaylandırma (Elaboration): Detaylara dikkati artırılması, gözden kaçabilecek ince ayrıntılara farkındalığın artırılması
- Özgünlük (Originality): Kimsenin daha önce düşünemediği uygulanabilir alternatif önerilerin getirilmesinin cesaretlendirilmesi
Örneklemek gerekirse bir ürün yada servisi, ya da bize ait bir nesneyi ele alalım. 50 farklı kullanım şekli bulalım (esneklik); 100’e yakın farklı kullanım alanı yaratmaya çalışalım (akıcılık), 75 değişik detay bullaım (detaylandırma); ve 25 adet hiç duyulmamış kullanım şekli bulalım (özgünlük). Mutlaka daha önce düşünemediğimiz bir farklılık yaratmak mümkün olacaktır.
Yaratıcılığımızı tetikleyen beynimizin sağ tarafını uyarmak için bile günün içine yorulmadan serpiştirebileceğimiz çok şey var. Bizi yönlendirmeden, hayal gücümüzü özgürce harekete geçiren enstrümantal eserleri dinleyelim. Özellikle new age, jazz ve klasik müzik tafsiye edilen türler. Bizi kendimizle başbaşa bırakan, pozitif duyguları uyandıran melodiler, bizi sıkıntılarımızdan uzaklaştıracak, beynimizin yoğunluktan dolayı kullanamadığımız yaratıcı işlevlerini tetikleyecektir.
Sanata ilgi duyalım. Sergileri dolaşmak hem keyifli hemde dinlendirici bir faaliyet. Eserlere kendi yorumumunuz getirmek bilinçaltımızı harekete geçirecek, zihnimimizin derinliklerinde saklı düşünce ve duyguların yüzeye çıkmasına neden olacaktır. Bilinçaltı veri tabanımızın , bilincin hafızasına göre on milyonda bir oranında olduğunu hatırlayalım.
Hayal kuralım. Gerçekçiliğin ve matığın cesaretlendirildiği kültürümüzde yapmayı artık neredeyse unuttuğumuz hatta haparken de şuçluluk duyduğumuz bir şey, hayal kurmak. Gün içinde dahi bunaldığımız zamanlarda gözlerimizi biran için kapayıp, hayal kuralım. Bu gücümüzün sınırlarını zorlayalım. Beynimizin imgeleme becerisini artıralım. Örneğin Tony Buzan hafızayı kuvvetlendiren teknikler içinde absurd imgelemelerin kullanılmasını önermektedir. Otomobilin bile olmadığı devirde, helikopter fikrini ilk defa 500 yıl önce o Leonardo da Vinci hayal etmişti.
Kültürel aktivitelere vakit ayıralım. Gösteriler, tiyatro, sinema, konserler ve tarihi yerlere yapılan geziler bizi farklı boyutlarda düşünmeye iten, hatta ilham veren aktivitelerdir. Dünyanın dört bir yanından gelen sentezlere tanık olmak, düşünce kalıplarımızı zorlayacaktır.
Doğayla başbaşa kalmaya vakit ayıralım. Yeşil renginin dinlendiriciliği ve doğayla bizzat uğraşmak negatif elektriği alacak, üzerimizdeki stresi atmamızı sağlayacaktır. Dingin bir beyin yaratıcılığın önemli bir parçasıdır. Güneş ışığının beynimize uyarıcı etkisi var. Araştırmalar tam spectrum ışığının enerji seviyemizi yükselttiğini belirtmektedir.
Heran tetikte olalım. Gözlemleyelim. İnsanları dinleyelim. Nasıl çalıştıklarına, nasıl davrandıklarına dikkat edelim. Yaratıcı insanlarla vakit geçirelim. İnsanları ayırt etmeden sohbet edelim. Herkezin mutlaka bir hikayesi vardır anlatacak. Onlarda bu hikayeyi arayıp, çıkartalım. Böylece empati becerimizi artırmış, önyargılarımızı kırmak yolunda bir adım atmış oluruz. Çocuklarla vakit geçirelim. Onların kendi aralarındaki sohbetlere kulak kabartalım. Onların hayal gücünü zorlayalım. Çocukların yaratıcılık adına ciddi bir kaynak olduklarını unutmayalım.
Farklı konulara ilgi duyalım. Değişik başlıklarla konuları okuyalım. Her ay daha önce hiç ilgilenmediğimiz bir konuda dergi veya kitap alalım. Kimbilir belki farkında olmadığınız ilgi alanlarımızı ortaya çıkacak. Yaratıcılık konusunda dahi kabul edilen Leonardo da Vinci tam dokuz ayri disiplinde uzmanlık alanı vardı. Sadece incelemek, okumak gibi pasif aktivitelere paralel, aktif uğraşılar yaratalım. Meraklı olalım. Hiçbir buluş tesadüfi olmamış. Tesadüfi gibi görünenler aslında başka bir hedefle yapılan çalışmalar ve gözlemler sonucu ortaya çıkmış. Gutenberg’in matbaa makinasını üzüm ezme makinası ve mürekkep makinasını merak edip kurcalarken, Fleming’in mikropları üretilemsi için kullanılaan kaba küf düşümüş, mikrop ürememiş ve antibiyotiğin babası penisilini keşfetmiş, Descartes’ın analitik geometrinin temellerini duvarda yürüyen sineği izlerken tespit etmesi merakla başlayan yaratıcılığın keşif ve icatlara giden yolculuğundan örnekler..
Hemen sonuç almadığımız çalışmalarımızı devam ettirmekten yılmayalım. Günümüz şartlarında hata yapmaktan korkmayarak, mümkün olan en geniş bir tolerans alanı içinde hatalarımızı tecrübe olarak ele alıp, kendi sentezlerimizi derinleştirerek değişimin içinde yeralmak, rekabet avantajı yaratmanın en önemli şartı haline gelmiş durumdayken, özgüvenimizi artıracak deneyimlere açık olalım. Edison’un ampulu icat edene kadar tam 1093 tane farklı buluşla sonuçlanan çabaları, Lincoln’un ABD Başkanlık seçimlerini kazanana kadar dokuz defa elenmiş olması, Beatles’in on farklı kayıt şirketi tarafından geri çevrilmesi, Guiseppe Verdi’nin müzik okulundan atılmış, Isaac Newton’ın sınıfta kalmış olması, sonunda geldikleri yere bakıldığında özgüvenin ve istikrarın önemini yeterince vurguluyor.
Einstein düşünce kalıplarımızı esnetmenin gerekçesi için “Problemi yaratan düşünce modeli ile çözümü yaratamazsınız” der.
Yaratıcı olduğu genel kabul gören insanların ortak yönleri arasında meraklı olmak da var. Araştıran, farklı disiplinleri inceleyen insanların ilgisiz konuları birbiri ile daha iyi bütünleştirebildiği görülüyor. Gözlemlediğimiz olayların nesnelerin arkasındaki hikayeleri araştıralım. “Neden” sorunu bize en önemli rehber olacaktır.
Mizaha zaman ayıralım. Mizah yaratıcılığımızın en önemli gıdalarından biri olduğu gibi, güçlü bir espri yeteneği de yaratıcılığın bir sonucudur. İnsanların gülerken ve eğlenirken daha yaratıcı gösteren araştırmalar var. Gün içinde hergün anlatacak bir fıkra veya anetdot öğrenelim. Komedi programlarını kaçırmayalım.Karikatür kitapları okuyalım.
Yanımızda hep küçük bir not defteri bulunduralım. Dahi fikirlerin nerede ne zaman geleceği hiç belli olmuyor. Duşta, traş olurken, makyaj yaparken, spor yaparken, hatta rüya görürken aklımıza gelen fikirler bizi şaşırtabiliyor. Uzun zaman düşünüp üzerinde alternatif yaratamadığımız sorunlara bazen ilgisiz ortamlarda çözümler yaratmak hepimizin başına mutlaka gelen bir olaydır. Sonra bunun uçup gitmesini engellemek için hemen not alalım.
Hergün küçük riskler alalım. Yapamayacağınızı düşündüğünüz konulara vakit ayırıp ve deneyelim. Sonuçlarla kendimizi şaşırtalım. Örneğin işe gittiğimiz yolu ara sıra değiştirelim. Yada birgün planlamaya daha az, uygulamaya daha fazla zaman ayıralım. Uzun zamandır yöneticimize açamadığımız konuları parça parça da olsa yansıtabilecek, alternatifler düşünelim. Yanılmak veya kritik edilme korkusu ile egomuzun esiri olmayalım.
Hergün yaptığımız alışkanlık haline gelmiş uygulamalara değişik metodlar arayalım.Rutinlik yaratıcılığın en büyük düşmanlarından biri. Kalıplaşmış bazı alışkanlıklarımızın yaratıcılığımızın önemli bir engeli olduğunu unutmayalım. Popüler kültürün kurbanı olmayalım. Birşeyi çevremizdeki çoğunluk yapıyor diye yapmayalım.
Yaratıcılığı geliştiren teknikleri öğrenip, uygulayalım. Sadece benim olduğunu öğrendiğim 29 değişik teknik mevcut. İş ve/veya arkadaş çevrenizde bunu oyun haline getirebileceğiniz ekipler kurun.
Fiziksel aktivitelere vakit ayıralım, sağlığımıza özen gösterelim. Vücüdumuz en önemli hazinemiz. Alkol, sigara veya başka zararlı alışkanlıkların beynimizi deforme ettiğini unutmayalım. Kısa vadede düşünce yetimizi artırsa biel, orta vadede yaratıcılığı öldürdüğünü unutmayalım.
Kurumsal Potansiyeli Keşfetmek
“Kurumsal Yaratıcılık”a verilen önem de öncelikli olarak değişime ayak uydurmaya öncelik veren bireylerle mümkün olacaktır. Bilginin iletişim teknolojisinin ilerlemesiyle birlikte çok kısa sürede paylaşılıyor olması, rakiplerimize göre daha üstün geliştirdiğimiz ürün ve hizmetlerin gün geçmeden taklit ediliyor olması, müşteri ihtiyaçların gelişen tüketici bilinciyle her geçen gün zorlaşıyor olması, kaynakların sınırlı ve pahalı olması, elektronik ticaretin gelişiyor olması rakiplerimizle yerel değil küresel rekabet şartlarında yarışıyor olmamız “farklı”yı yaratma mecburiyetini de beraberinde getiriyor.
Peter Drucker, yeniliği ve yaratıcılığı “müşteriye sunulan kaynakların değerini ve memnuniyetini artırmaktır” olarak tanımlıyor.
Dolayısıyla, bu gelişmeler organizasyonlarda farklı düşünen, aynı soruna aynı kaynaklarla farklı sonuçlar üretebilen çalışanlara ihtiyaç doğuruyor. Artık iyi eğitimli, konusunda tecrübeli çalışanlarımız olması rekabet için yeterli koşul olmaktan çıkmış durumda. Bu da firmaları yaratıcılığa yatırım yapmaya, teşvik etmeye zorluyor.
Artık “Ben söylerim, çalışanlarım yapar” çağdışı bir beklenti. Tek başımıza bütün trendleri, gelişmeleri takip etmek imkansız. Takım çalışmasını verimliği ve kaliteyi yakalamakta en değerli hazinemiz, yaratıcılıkta en ucuz kaynağımız olarak algılamakda fayda var. Belli bir eğitim seviyesinin üzerindeki çalışanlar için ihtiyaçlarının Maslow’un öne sürdüğü gibi “kendini gerçekleştirme” seviyesinde olması önemli bir referans noktası olarak kullanılmalıdır.
Yaratıcılığı sadece teşvik etmek yetmiyor, yaratıcı süreci de başarıyla yönetmek de gerekiyor. Bu anlamda kurumlar bu ortamı sağlamak için önce niyetli ve kararlı olmalı sonrada çaba harcamalı. Yani ilk şart niyet, ikinci şartta emek. İster yönetici ister kariyerimizin başında olalım, “yaratıcılık geliştirebilir” inancıyla başlamamız gerekiyor çünkü bu inanç kendi kendini gerçekleştiren bir kehanet.
Yaratıcılığını keşfeden bireylerin üretkenliği, kendilerine güvenlerinin artması, kurumların hedeflerine ulaşmalarında ne kadar önemli olduğu düşünülürse bunu teşvik eden şirketlerde kurumsal sadakat, işi sahiplenme duygusu ve iş tatmini artacak, ve bu pozitif etkileşim daha düşük maliyetle daha mutlu ve verimli bireylerin çalıştığı karlı kurumlar yaratacaktır.
Bu noktada sorun “bu ortamı sağlamak için nereden başlamalı ve süreci nasıl yönetmeliyiz” halini alıyor.
Yaratıcılık uygun iklim ister.
Sorgulamanın özgür olduğu, kişisel fikirlerin açıkca ifade edilebildiği ortamlar yaratılmalıdır. Bu yaklaşım şirket kültürü içinde yaratıcılığı kısıtlayan ögelerin tespit edilmesine faydalı olacak, alışılagelmiş düşünce kalıplarının yıkılmasına fırsat verecektir. Bu ortamlar alternatif çözümlere imkan verecek, kişisel endişeleri yıkacak ve “Yanlış bir şey mi söylerim?” düşüncesiyle ortaya çıkamayan fikirlere destek olacaktır.
Yeni fikirlerin ödüllendirildiği sistemler oluşturulmalıdır. Çalışanlardan farklı düşünmelerinin beklendiğinin somut bir göstergesi olması ve bunun onlara geri dönmesi açısından önemli olacaktır. Yeni fikirler, o an için uygulanabilirliği olmasa dahi, başka yeniliklere ilham kaynağı olabileceği düşüncesiyle takdir edilmelidir. Bu yaklaşım hem kişisel korkuların yenilmesine hemde komfor alanlarının kırılmasına sebep olacaktır. Ayrıca önemli bir geribildirim aracı olacaktır.
Performans kriterlerinde yaratıcılık becerisi somut bir biçimde değerlendirilmelidir. Günün sonunda hepimiz kendimize ve çevremize bir fayda sağlamak güdüsüyle hareket ederiz. Ortaya koyduğumuz değişik bakış açılarının bize olumlu bir şekilde yansıdığını görmek, bu yöndeki çabalarımızın takdir gördüğünü farketmek önemli bir motivasyon kaynağı olacaktır. Yaratıcılığın kalıcı olması için insan kaynakları uygulamalarına dahil edilmelidir. “Yaratıcılığa önem veriyoruz” derken uygulamaya yansıtılmaması hem yönetime karşı güveni sarsacak hemde yaratıcığın kurum kültürüne nüfus etmesine engel olacaktır.
Çalışanlara insiyatif verilmelidir. Cesareti, özgüveni ve işin sahiplenilmesini artıracak olan bu yaklaşım, sorumluluk duygusuyla tetiklenen yaratıcılığın ortaya çıkmasına yardımcı olacaktır. Çalışanlar dahil edildikleri çözümleri bloke etmek istemeyeceklerdir.
Çalışanların önerilerine değer verildiği hisssettirilmelidir. Böyle bir uygulama kişisel iş tatminin artması, çalışanın şirket hedeflerinin önemli bir parçası olduğunun yansıtılması, fikirlerini paylaşma cesaretinin artırılması, kritik edilme korkusunun yenilmesi açısından önemlidir. O günün şartlarında uygulanabilir olmasa dahi nedeni açıklanmalıdır. Bütün öneriler değerlendirilmeli ve geri bildirimlerle çalışana yansıtılmalıdır.
Yaratıcılığı geliştiren eğitimlere ve tekniklere yer verilmelidir. Beyin fırtılamasından, altı düşünce şapkasına, NLP (Neuro Linguistic Programming) teknikleri, zihin haritalamasına, yatay düşünmeye, hayal kurmaya, rastgele düşünmeye kadar yaratıcılığı geliştiren otuz farklı teknikten söz etmek mümkün. Profesyonel eğitimlerle destekleyerek bunlardan yapılan işe, kurumun hedeflerine uygun olanları seçilip, bilinçli bir şekilde uygulanmalıdır. Bu sadece faydalı bir alıştırma olmayacak, aynı zamanda eğlenceli bir süreç olacatır.
Eğlenceye vakit ayrılmalıdır. Daha öncede bahsettiğimiz mizah ve eğlence çalışanları motive edecek, birbirlerine yakınlaştıracak, pozitif iklimin oluşmasını sağlayacaktır. Birlikte gülebilen insanlar, birlikte daha yaratıcı çözümler getirebileceklerdir.
Birbiriyle ilgili veya ilgisiz departmanlardan çalışanlar belirlenen konularla biraraya getirilmeli, Think-Tank ekipleri oluşturulmalıdır. Konunun içindeki uzman kişilerle dışındaki objektif bakışların sentez oluşturmasına imkan tanınmalıdır. Sosyalleşmeye de fırsat vereck bu uygulamalar, değişik birimlerin birbirlerinin sorunlarına sahip çıkmalarına ve farklı birikimlerle alışagelmişin dışında çözimler üretmelerine meydan verecektir.
Şirketler kültürlerini sorgulamalıdır. Kurum kültürleri yıllar boyunca doğru sonuçlar doğurduğuna inanılan uygulamaların birikimi olarak açıklanabilir. Ancak geçmişte istenen sonuçları veren bu uygulamaların bugün hedeflerimize uygun olmadığı pek sorgulanmaz. Kurumun alışkanlıklarının çalışanların gelişimine imkan verilip verilmediği, motivasyonu ve verimliliği artırıp artırılmadığı incelenmelidir. Yapının daha yatay ve demokratik olduğu kurumlarda yaratıcılığında yüksek olduğu gözlemlenmektedir.
Teknolojiye yatırım yapılmalıdır. Günümüzde teknolojinin imkanları yaratıcılığımız sınırlarını zorlamamızda önemli bir araçtır. Bilgiye ulaşmakla birlikte, bilgiyi stoklamakda, sınıflandırmakta ve manipule ederek yeniyi yaratmakdaki katma değeri yansınmayacak ölçüdedir. Kurumlarımıza bu katma değeri taşıyacak olan da, teknolojiyi takip eden , uygulayan, teknoloji dostu çalışanlar olacaktır. Angaryaların teknoloji ile minumıma indirilmesi yaratıcı fikirlere ve çözümlere ayırılacak zamanı artıracaktır.
Müşteri beklentilerine duyarlı olunmalıdır. Tüketicilerimiz en önemli yaratıcı kaynaklarımız olarak algılanmalı, şikayetlerinin, memnuniyetlerinin bize ulaşabilmesi için iletişim kanallar yaratılmalı, tüketiciye ulaşmanın yeni yollarını bulunmalıdır. Bu kanallarla gelecek fikirler değerlendirilmelidir.
Toplantıları yaratıcı düşünme seanslarına dönüştürelim. Çeşitli yaratıcılık workshopları ekleyelim. Sıkıcı gündemlerin dışına çıkarak bilinçli bir şekilde yaratıcılığı geliştiren teknikleri uygulayalım. Kurum içinde yapılan bu periodik toplantılara gelmeden önce katılımcılardan birine delege edip, bu görevi ve ortamı hem eğitici hemde eğlenceli kılalım.
Tek başımıza bu bilinci yaratmak ve uygulamak kolay bir iş olmayacaktır, mutlaka. Ancak en küçük etki alanımızdan başlamak, israrcı olmak bilincin zamanla daha geniş çemberlere yayılmasını sağlayacaktır. Önce biz bireysel olarak kendimize bu katkıyı sağladığımızda “yaratıcılık” ihtiyaç duyulduğunda ortaya çıkacak bir beceri değil, bir “alışkanlık” olacaktır.
Jackson Brown, Babanın Akıl Kitabı adlı eserinde de söylediği gibi, akan su ve kaya karşı karşıya geldiğinde kazanan su olacaktır. Kuvvetinden değil, istikrarından dolayı.
Şirketlerimizin değerler zincirini değiştirmek çok zor gelebilir ancak başarılı örneklere çok uzun süre karşı koyamayacaktır. Kurumlarımızı teşvik edelim. Stratejiler yaratıp, uygulamaya koyulmasına teşvik edelim.
Hiçbir şey için geç değil. Yaratıcılık özümüzde var. Keşfedelim, arayalım. Çevremizin de keşfetmesine aracı olalım. Değişimin kurbanı değil, köprüsü olalım. Etrafımızdaki zenginliklerden istifade edelim. Böylece hayattan daha fazla keyif alalım. Yaratıcılık kendimizi ve kurumumuzun bilinçaltını ortaya çıkararak, rekabet avantajımızı artıran ucu açık keyifli bir yolculuk. Deneyelim bakalım, hangi limanlarda soluklanacağız.
“Fark” ı yaratan güç içimizde. Yeterki izin verelim.